Back to Top

Author Archives: admin

İmanın Güneş Yüzlü Öncüleri Adanmış Hayatlardan Gençlere Yol Gösteren Mesajlar

Bu kitap, dava adamı öncülerimizin ayak izlerini takip ederek dindar ve dinî hassasiyete sahip öncü bir nesil özlemi duasının kabulüne mütevazı bir katkıda bulunmak için kaleme alındı.
Bu kitaptan, genç okuyucular ve eğitimciler bireysel okuma yaparak faydalanabileceği gibi okullarda rehberlik dersi, din dersi ve değerler eğitimi saatlerinde öğretmenlerimizin toplu okuma ve kritik yaparak istifade etmeleri mümkündür.        

İmanın Güneş Yüzlü Çocukları

Bu kitap, İmanın Güneş Yüzlü Çocukları adlı eserimizin tamamlayıcı bir parçasıdır. Kitapta; gençlikte var olmasını istediğimiz, onlara kimlik ve kişilik kazandıracak ahlaki değerleri bizzat yaşayarak ete kemiğe büründüren örnek ve öncü şahsiyetlerin gençlere tavsiyeleri, öğütleri ya da his ve fikir dünyalarından derlenen yazılar ve şiirler yer almaktadır. Giriş kısmında; Ashab-ı Kehf’in kıssası, Peygamberimizin Örnek Ahlakı ve İslâm’ın İlk Öncüleri Sahabiler hakkındaki yazılardan sonra Öncü Şahsiyetler, üç bölümde toplanmıştır; Özlenen Neslin Gönül Mimarları, Fikir Dava ve Aksiyon Öncüleri, Ümmet Coğrafyamızın Öncüleri.

Bu kitapta, özellikle yakın çağda bir nesil kaygısı taşıyan, derdi ve sevdası gençlik olan, Müjdenin Kurşun Yükünü Taşıyan Adanmış Öncü Şahsiyetlerin yeni nesiller tarafından tanınmasını ve onların yolumuzu aydınlatan mesajlarından ilham alınmasını istedik. Bize düşen, kuru ve nostaljik bir anma değil, Müslümanca bir hayatın izdüşümlerini anlayabilmek için öncüleri tanımak, mesajlarını anlamak ve uğruna mücadele ettikleri değerleri yaşatarak kendi hayatımızı anlamlandırmaktır.

 

Nasıl Bir Genç Arıyoruz?

Gençlik çalışmaları ile tanınan Ahmet Türkben ‘ağabey’ nasıl bir genci özlediğini ve neler yapmak gerektiğini yazdı.

Öncelikle gençliğe dönük yapılacak tüm çalışmalar, bir gaye-i hayal, bir mefkure sahibi olmakla ve bir sevda yüküyle yaşamakla anlam kazanabilir.

Özlediğimiz gençlik; sevda olup rüyalarımıza, dert ve dua olup dilimize ve gönlümüze uğramıyorsa; zamanda, mekânda ve hayatta onu aramamız nafiledir.

Çalışmaların bir dava ufkuna ve medeniyet perspektifine ayarlanması önemlidir.

Bu noktada mütefekkir, şair ve yazarlarımızın nesil projeleri analiz edilmelidir. Mehmed Akif‘in Asım’ın NesliNecip Fazıl‘ın Büyük Doğu Nesli ve Sezai Karakoç‘un Diriliş Nesli, akademisyen ve araştırmacılar tarafından gençlerle birlikte tetkik edilmeli.

Neler yapılabilir?

Bu amaçla okuma grupları oluşturulabilir. Bu çalışma, ideallerimizi daha sağlam temellere dayandırma noktasında önemlidir diye düşünüyorum. Aynı şekilde İslam’ın örnek nesli olan genç sahabelere yönelik Kur’an ve sünnet merkezli yeni okumalar yapılmalı ve genç sahabeler gençlerin model dünyalarına yeni bir dille taşınabilmelidir.

Nasıl bir genç sorusunun cevabını en net verenlerden biri de Necip Fazıl’dır. Onun Gençliğe Hitabe’si yeniden masaya yatırılmalı. Ben sadece bu metne işaret etmiş olayım.

Gençlik hassas duygulara sahip mi?

Evet, cemiyetlerin, bir şeyler yapmadan önce buna cevap vermeleri gerekir ki çalışmalar bu istikamette yapılabilsin. Biz, yukarıda ismini zikrettiğim mütefekkirlerin çizdiği prototipe bağlı kalarak bu gençliği ana hatlarıyla şöyle tarif ediyoruz: 

İslami hassasiyete sahip bir gençlik. Bulunduğu her ortamda, sahip olduğu İslami ahlak ve kimliği güvenle taşıyan, kabiliyetleri çerçevesinde yeterli donanıma sahip, okulunda, iş yerinde ahlakıyla temayüz eden, derslerini, işini, sorumluluklarını önemseyen bir gençlik. 

Üzerinde yaşadığı topraklara karşı aidiyet ve sorumluluk duygusu içinde olan, İslam kültürünü özümsemiş, İslam’a aykırı olmayan noktalarda geleneğiyle barışık bir gençlik.  

Sen sahip çık ki; sahipsiz ve yalnız kalma!

Aidiyet, mensubiyet ve bağlılığı küçümsemeyen, cemaat olmayı yanlış özgürlük telakkilerine feda etmeyen, ama -ci ekini almaktan, taassup ve tarafgirlikten uzak duran bir gençlik. 

Tüm Müslümanları kardeş bilen, onların tırnağına halel gelse acısını yüreğinde hissedecek, ümmet bilincine sahip bir gençlik. 

Yaşadığı çağa tanık olan, ülkesini, dünyayı ve olayların arka planını doğru okuyan bir gençlik. 

“Ben” değil “Biz” için kaygılanmalı

Ferdiyetçiliğin, bencilliğin adeta özendirildiği bir çağda kardeşini kendinden çok düşünebilen, eğer yaşadığımız dünyadan memnun değilsek, kötü giden bir şeyler varsa, ben de sorumluyum, inancında olan bir gençlik.   

İnsani ilişkilerde güzellik ve estetiği yansıtabilen, iletişime açık, ortama rengini veren bir gençlik. 

Rabbiyle iletişimini sürekli kılan bir gençlik. Kur’an’ı okumayı ve anlamayı önemseyen bu amaçla her gün bir sayfa da olsa disiplinli bir okuma virdi olan; peygamberini iyi tanıyan bu çerçevede de her sene bir siyer kitabı okuyan; ibadet ilmihalini ve günlük hayattaki fıkhı bilen ve uygulamada hassas olan bir gençlik.

Hepsinden önemlisi; okuyan, düşünen, üreten, sorgulayan, düşüncelerini sözlü ya da yazılı olarak paylaşabilen, hak bildiğini söylemekten çekinmeyen cesur ve aksiyoner bir gençlik…

Mekan neresi ve nasıl olacak?

Çalışmalar için her mekan, bir imkan olarak değerlendirilmelidir. Vakıf ve dernek binaları, öğrenci evleri, yurtlar, kültür merkezleri, Kur’an Kursları, camiler, spor ve izcilik kulüpleri vs. Ancak şunu da ifade etmekte yarar var. Kurumsal olarak, gençlerin benimseyebileceği, kendilerini rahat hissettikleri ve ifade edebildikleri kurumlar yani müstakil ‘Gençlik Merkezleri’ de açılmalıdır. Bu merkezler hem fiziki açıdan hem de gençlerin ihtiyacına cevap verecek bir donanımla dizayn edilmelidir. Bunun da olması ekonomik desteğe bağlı.

İmkânı olan ve gençliği dert edinen varlıklı insanların bu yönde hiçbir dünyevi karşılık beklemeden yatırım yapmaları gerekir. Böyle kurumlar yoksa ya da açılamıyorsa her dernek ya da vakıfta gençlik çalışmalarını organize edecek liyakatli, güçlü bir “ Gençlik Yönetim Ekibi“ oluşturulmalıdır.  

Kurumlarda gençlere yönelik rehberlik hizmeti verilmeli. Öncü gençlik ekibinin belirlenip etkinlikler bu ekip üzerinden yapılmalı. Arge birimi (kaynak oluşturma, istatistik, vs.) oluşturulmalı. Özellikle sosyal bilimler alanında proje birimi oluşturulmalı.  

Son sözüm, kurumlara değil gençlere dönük olsun onu da ben değil Mehmed Akif söylesin: 

“Geçti mazi denen o devr-i melâl

Haydi fethet senindir istikbal” 

İşte mukaddes dava bu: Gençlere bu şuuru ve sorumluluğu kazandırabilmek. 

Mübarek olsun…

 

 

Ahmet Türkben hem özlüyor hem çalışıyor

Allah İçin Buğzetmek ve Kahır Okumak Babında

Çetin bir imtihandan geçiyoruz. İmanımızla ve insanlığımızla sınanıyoruz. Duyarlılıkla, sadakatle, mallardan ve canlardan eksiltilmekle imtihandan geçiyor ve zalime Allah için buğzedip karşı olmakla sınanıyoruz. Allah için sevmemiz gereken mazlum kardeşlerimizin tarafında yer aldığımızı ilan etmek ve onlara her açıdan destek olup dua etmekle olduğu kadar Allah için buğzetmemiz gereken zalimlere karşı olduğumuzu haykırmak ve onlara beddua etmekle de sınanıyoruz. 

Allah için buğzetmeyi ve kızmayı, fitnenin ortadan kaldırılması vurgusuyla hareket etmeyi, zalimin zulmüne dua ya da beddua diliyle karşı olduğunu ikrar ve ilan etmeyi; Kur’an ve sünnetin tasvip etmediği bir davranış biçimi olarak görmek/göstermek ve dahi bu tavrı, Müslüman ahlakından uzaklaşma olarak ifade etmek haktan ve adaletten uzaklaşmak ve İslam’ı eksik ve yanlış anlamak değil midir? 

Bir topluluk, yaşadığı dönemin fıkhına uygun bir metot olarak merhamet ve hizmeti, öncelik ve önem sıralamasında başa alabilir. Mensuplarını bu vurgular doğrultusunda yetiştirebilir. Ancak bu anlayışla hareket etmeyen, kendisi gibi düşünmeyen ve davranmayan diğer Müslümanları tahfif etmek, horlamak dahası çizgi ötesinde saymak gibi bir yaklaşıma girerse bu bir sapma ve kavramlarda tahrifat yapmak değil midir?     

Evet, bu soruların cevabını Suriye ve Mısır özelinden hareketle vermeye çalıştığımızda ilahî kelama ve nebevî sünnete parçacı değil, bütüncül bakmanın zarurî olduğu gerçeğini tespit etmemiz gerekir. Ayrıca Allah’ın (c.c) cemal ve celal sıfatlarını birbirinden ayırmadan meseleyi ele almak da tutarlı ve ölçülü bir çizgiye ulaşmak bakımından elzemdir. 

 

İslam ümmeti, kaç asırdır, dostu-düşmanı ayırt edemediği için, dosta merhamet nazarıyla bakma ve düşmana buğzetme duygularından uzak duruşuyla ve zulümler karşısında suskunluğuyla zillete düçâr olmuştur. Elbette bu derekeye bizi sürükleyen sebepler, sadece bunlar değildir. Pek çok madde eklenebilir. Ancak bu yazının kapsamı açısından şu noktanın tespiti önemlidir: yanlış anlayışlar, yanlış davranışları doğurmaktadır. İslam düşmanları, sinsi planlarıyla bizi etkisizleştirmeye çalışırken biz, tevazu ile zilleti, vakar ile yumuşaklığı, müsamaha ile hoşgörüyü birbirine karıştırmamalıyız. Bu kertede, düşmana buğzunu ve nefretini aleni haykıranlar, ya heyecanlı olmakla ya da köktencilikle yaftalanmaktadırlar. Biz, temkin ve tedbirde, merhamet ve müsamahada, tefride düşüp adaletten uzaklaşırken düşmanlarımız, bu halimizden hoşnut kalarak bizi kendi siyasi emellerinin nesnesi yapmaktadırlar.

Elbette tebliğ ve mücadele üslubu açısından genel kaide, ıslah ve ihyaya odaklanmaktır; biz ifrat ve aşırılıkla imhanın öznesi olamayız. Bize yönelen tehditler ve sataşmalar karşısında selam deyip geçmenin, af yolunu tutmanın, hikmetli davranmanın erdem olduğunun bilincindeyiz. Peygamberimizin Taif dönüşünde yaptığı: “Allahım! Kavmime hidâyet eyle, zira onlar bilmiyorlar.” duasındaki ıslah, hidayet ve merhamet odaklı yaklaşımını genel ahlak edinmeliyiz. Kur’an ahlakı bunu gerektirir, doğrudur; ancak kesintisiz bir zulüm ve haksızlık söz konusu olunca, hele hele binlerce insan katliama maruz kalırken imanımızın bir başka boyutu devreye girmeli değil midir? Kahır lisanıyla konuşmak, Kur’an’ın mesajına ve ruhuna terstir, denebilir mi? Şefkat ve merhamet Peygamberi’nin (s.a.s) üstün özellikleri içerisinde zulme karşı olmak ve kimi zaman kahır okumak yok mudur?

 

Düşmanlık bilinci diye bir hassasiyete sahip olmak imanla bağlantılı bir erdemdir. Çünkü düşmanının farkında olmayan insan, emniyette değildir. Yine şairane bir duyarlılıkla:

“Ey düşmanım! Sen benim ifadem ve hızımsın

Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın.”

Bu bilinç kendi kendine düşman üretme ve çoğaltma değil bizatihi farkındalık, uyanıklılık ve şuur halidir ve insanlığın başlangıcından beri var olan bir imtihan sırrıdır.

“Birbirinize düşman olarak inin yeryüzüne.” (Bakara 2/36)

Hz. Âdem’den bu yana bütün peygamberlerin hayatları; tebliğ ve mücadele safhalarında ıslahı ve ihyayı merkeze aldıklarının; ancak ıslahın imkânsızlaştığı dönemlerde nasıl bedduaya yöneldiklerinin örnekleriyle doludur. Çoğumuz, Kur’an-ı Kerim’de geçen bu nevi ayetleri belki unutuyor belki de kendi belirlediğimiz hareket tarzına aykırı durduğu için görmezden geliyor gibiyiz.  

Hz. Nuh (a.s) Kur’an’da belirtildiği üzere (Ankebut 29/14) 950 yıllık davet ve tebliğ hayatı boyunca gece gündüz demeden açık ya da gizli, her şart ve durumda insanları Allah’a davet etmiş; fakat duyarsızlık ve inadî tavırla karşılaşınca o toplumun kâfirleri için beddua ederek Allah’a şöyle niyazda bulunmuştu:

“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden yurt edinen hiç kimseyi bırakma. Çünkü sen onları bırakacak olursan, senin kullarını şaşırtıp-saptırırlar ve onlar, kötülükte sınırı aşan facir’den ve kâfirden başkasını doğurmazlar.” (Nuh 71/26,27)

Diğer taraftan Hz. Musa (a.s) başta azgın Firavn’a, sonra da onun zulmünden kurtulduktan sonra sapan İsrailoğullarına tebliğ görevini yerine getirmiş; ancak ıslah olmalarından ümidini kesince onlara beddua ederek şöyle yalvarmıştı Rabbine:

“Rabbimiz, onların mallarını yerin dibine geçir ve onların kalplerinin üzerini şiddetle bağla; onlar, acıklı azabı görecekleri zamana kadar iman etmeyecekler.” (Yunus 10/88)

Alemlere rahmet olarak gönderilen ve genel ahlakî tavır olarak lanet etmekten sakınan ve sakındıran Aziz Peygamberimizin (s.a.s) Bi’r-i Maune’de şehid edilen 70 Kur’an hafızının acısıyla, bir ay ya da 40 gün boyunca sabah namazlarında okuduğu kunutlarda yaptığı bedduayı nasıl görmezden gelebiliriz? 

 

“Gıfâr kabîlesini Allah mağfiret etsin, Eslem kabîlesine Allah selâmet versin, Useyye Allah’a ve Rasûlü’ne isyan etmiştir. Allahım, Benî Lihyân’a lânet et. Ri’l ve Zekvân’a lânet et.” (Buhari, Cihad 17).

Aynı şekilde rahmet peygamberinin (s.a.s), Kâbe’de namaz kılarken kendisiyle alay eden müşrikler için ve Hendek muharebesinde Medine önlerinde toplanan düşmanın perişan olup dağılması için yaptığı bedduayı unutabilir miyiz?

Yine peygamberimizin Allah için buğzetmek ile iman arasında doğrudan bir ilgi kurduğunu biliyoruz: “Kim Allah için sever, Allah için buğz eder, Allah için verir ve Allah için yasaklarsa imanı olgunluğa ermiştir.”Yeter ki buğzumuz, öfke ve nefretimiz Allah rızasının dışında başka beklenti ya da kaygılar için olmasın.

Bütün bu güzel örnekler, bize kulluğumuzun gereği bir davranış biçimi olarak beddualarımızı yerinde ve kararında dillendirmemiz gerektiğini öğretmektedir.

Bu çağa gelinceye kadar, insanların hidayete ulaşması ve imanlarının kurtulması konusunda üstün gayret gösteren pek çok güzel insanın; zalimler karşısındaki dik duruşları ve beddua lisanıyla: “Zalimler için yaşasın cehennem!” cümlesinde ifadesini bulan tavır alışları da nebevî çizgide yer alan güzel bir örnekliktir bizim için.

Evet, bizler, literatürümüzden silinmeye çalışılan ve fakat inancımızın mütemmim bir cüzü olan  Allah için buğzetmenin ve zalimleri Allah’a havale etmenin bir ifadesi olan ‘kahır ve beddua’ cümlelerine kimi zaman ihtiyaç duyabiliriz.  

Kahır okumak ve beddua etmek, çoğu durumda hoş karşılanmamış, hatta yasaklanmıştır. Ancak bazı özel durumlarda Allah düşmanlarına buğzetmenin, İslam’a düşmanlıklarından dolayı nefret duygularıyla onları tel’in etmenin imanî bir tavır olduğu unutulmamalıdır.

Bu çerçevede bizler, zulmü ve zalimi tel’in eden pek çok ayetten ve peygamberlerin örnekliğinden ya bîhaber yaşıyor ya da modern ve popüler rüzgârların etkisiyle hümanizmin vesayetinde kalarak bu tavrı yadsıyabiliyoruz.  

Kur’an-ı Kerimdeki pek çok ayet-i kerime zulmü tel’in eden ve kahır okuyan bir söylemin meşru olduğuna işarettir.  

“Allah’ın laneti zalimlerin üzerine olsun.” (Araf 7/44)

“İsrailoğullarından küfredenlere, Davud ve Meryem Oğlu İsa diliyle lanet edilmiştir.” (Maide 5/78)

“..İşte onlara hem Allah lânet eder, hem bütün lânet edebilenler lânet eder” (Bakara, 2/159)

“İşte ayetlerimizi inkâr eden ve kâfir olarak can verenlere gelince Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerinedir.” ( Bakara 2/161)

“Hayır, ama inkârlarından dolayı Allah onları lânetlemiştir” (Bakara 2/88)

“Kim sana gelen ilimden sonra seninle tartışmaya kalkarsa de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra gönülden dua edelim, yalan söyleyenlere Allah’ın lânetini dileyelim.” (Âl-i İmran 3/61)

 

“Kahrolsun o hendek sahipleri.” (Buruç 85/4)

“… Onlar(münafıklar) kökten düşmandırlar; artık onlara karşı dikkatli ol. Allah onları kahretsin, nasıl da savruluyorlar!” (Münafikun 63/4) (Benzeri bir ifade için bkz. Tevbe 9/30)

“…Allah onları yerle bir etti, bu kâfirleri de bunun benzeri beklemektedir.” (Muhammed 47/10)

 

Bütün bu ayetlerle birlikte yine Rabbimizin Kelâm-ı Kadîmi’nde başlı başına bir sure ayırarak küfründe aşırı giden İslam düşmanı Ebû Leheb örneğini verirken seçtiği kelimeler doğru anlaşılmalıdır.

“Ebû Leheb’in iki eli kurusun; kurudu da. Malı da, kazandıkları da kendisine bir yarar sağlamadı. Alevli bir ateşe girecektir. Eşi de; odun hamalı (ve) boynuna bükülmüş bir ip (bağlanmış) olarak…”(Leheb 111/1-5)

Yeryüzünde hiçbir kul, Allah’tan ve O’nun rasullerinden daha merhametli değildir. Kur’an-ı Kerim’de geçen her ayet, bize hitap etmekte, peygamberlerin tevhid mücadelesindeki usulleri de en güzel örnekler olarak bize yol göstermektedir.

Zaman: ‘Efendim, lanet okumak Müslüman’a yakışmaz, kahrolsun, demekle ne kazanacaksınız.’ deme zamanı değildir. Yaşanan bunca zulüm karşısında bile bu anlayışla hareket edilip kahır okumak yadsınır ve beddua etmek yadırganırsa işte o zaman şu ayet-i kerime, ilahi bir ikaza muhatap olduğumuzun delilidir: 

“Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz.”  (Hucurat 49/16)

Evet, bugün Suriye, Mısır, Filistin, Arakan ve Doğu Türkistan’da yaşanan zulüm, bizi yeniden dinimizi öğrenmeye ve yaşamaya, Allah için buğzetme ve Allah düşmanlarına karşı uyanık ve dikkatli olmaya, gerektiğinde kahır okuyup beddua ve tel’in etmeye sevk etmesi yönüyle ayrı bir ders verdiği için çok önemlidir. Mazlumun âhının yerde kalmayacağı, zulme uğramışların ve zayıf bırakılmışların (bed)dualarının perdesiz olup Allah’a direk ulaşacağı hakikati de ayrıca hatırdan çıkarılmamalıdır. 

Nitekim beddua da neticede bir duadır ve Allah’tan yardım talebimizin farklı bir dille ifadesidir.

“Sizin duanız olmasaydı, Rabbim size değer verir miydi.” (Furkan 25/77)

Bütün güzel isimler O’nundur. Rabbimiz, bu güzel isimleriyle kendisini tanımamızı ve O’na dua etmemizi bizden istemektedir. Kendisini Aziz, Kahhar, Cebbar, Mütekebbir, Müntaqım, Muîz ve Müzill olarak tanıtan rabbimize bu isimleriyle sığınmak, O’ndan imdad istemek kulluğun ve merhametin bir gereğidir. 

Mağlup edilmesi imkansız mutlak galip olan, dilediğini zorla yapmaya muktedir olan; her istediğini yapacak surette hakîm olan; kendisine inananlara izzet veren, yücelten, düşmanlarını zillete düşüren, hor ve hakir eden; suçlulara ve zalimlere hak ettikleri cezayı veren ya da verecek olan; her türlü tehlikeden kullarını selamete çıkaran Allah’ımıza yalvaracak, mazlumları nusretiyle teyid etmesini ve zalimleri de kahrıyla helak etmesini niyaz edeceğiz.

“Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma, onları gözlerin korkudan dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne ertelemektedir.” (İbrahim, 14/42)

Biz Müslümanlar, gücünü Allah’tan alan bir ümmetiz. Yaslandığımız gücün farkında olmalı ve nasıl bir Allah’a iman ettiğimizin şuurunda olmalıyız. Biz kimsesiz değiliz, bize sahip çıkan, yardım eden Mevlâmız var. Tüm dengeleri alt üst edecek, tüm hesapları ve planları boşa çıkaracak “Hayru-l-Mâkirîn” olan Rabbimiz var.  Bütün planların ötesinde O’nun da bir planı var elbet. Her şey sünnetullaha uygun cereyan etmekte ve ayetin (Al-i İmran 3/140) ifadesiyle günler insanlar arasında değiştirilmektedir. Her gündönümü ve her doğum sancılıdır, günlerin lehimize dönmeye durduğu bir zaman diliminde acılarla sınanarak, zorluklardan geçerek emaneti taşımaya liyakat kazanıyoruz. Bu günler furkan günleri olarak kayda geçiyor. İmanında sadakat gösterenler, izzeti tercih edenler ve hakikatin şahidi olup mazlumun yanında yer alanlar tefrik ediliyor ve Allah aramızdan şehitler seçip katına yükseltiyor. Hak sözlerle batıl sonuçlar çıkartan, komplo teorileri ve stratejik analizler ve menfaat temelli yaklaşımlarla akıl tutulması yaşayan ve zalimin yanında saf tutanlar; mazlumun ahından paylarını düşeni alacaklardır.

Zulmedenlerin ve pek çok insanın bilmediği gerçek şu ki; sadece rabbim Allah’tır dedikleri için öldürülen mazlumlar yalnız değildir ve zalimler Müslümanlara zulmetmekle Allah’ın hakkını gasp etmeye çalışmakta ve adeta Allah’a harp ilan etmektedirler. Ancak bilmeliler ki:  

“Allah emrinde mutlak galip olandır; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf 12/21)

Lâ gâlibe illallah…

Rabbimiz ne va’d ederse mutlaka gerçekleşir:

“Yakında hepsi hezimete uğratılacak ve arkalarını dönüp kaçacaklar.” (Kamer 54/45)

O dilerse her şey olur, evet O dilerse zalimler kahr u perişan ve hâk ile yeksan olur. Ne ihanet kalır ne zulüm, ne de küfrün hâkimiyeti.  O, ol der, her şey o anda oluverir. O’nun her şeye gücü yeter, amenna. Ancak elbette kul olarak bize düşen; Suriye, Mısır ve Filistin özelinde ve genelde tüm mazlum İslam coğrafyasında işlenen zulümler karşısında, şimdi ve her zaman rabbimize güzel isimleriyle yalvarmak, sabırla ve namazla O’ndan yardım istemek, O’na tevekkül edip dayanmak, kalbimizle, dilimizle, fiilî tavır ve davranışlarımızla kulluk sorumluluğumuzu yerine getirmektir.

Zulümler karşısında şimdi ve her daim duamız şudur:

Ey aziz olan Allah’ım! İslam’a ve Müslümanlara izzet nasip eyle.

Ey kahhar olan Allah’ım! Bizim düşmanlarımızı ve dinine düşman olanları kahr u perişan eyle.

Ey müntaqîm olan Allah’ım! Mazlumların intikamına Mü’minleri memur eyle.

Ey rahman ve rahîm olan Allah’ım, bizi zalimlerle imtihan etme, bize merhamet etmeyecek olanı başımıza musallat etme ve bize kaldıramayacağımız yükü yükleme.

Sen bizim mevlâmızsın, kâfir, zalim ve münafık topluluklara karşı bize yardım et.

Zulümler karşısındaki suskunluğu, dilsiz şeytanlık olarak niteleyen Efendimizin (s.a.s) ihtarına uyarak yine haddi aşmadan ve genelleme yapmadan zalime karşı nefretimizi dillendirme tavrının da fıkhını belirlemenin bir sorumluluk olduğu unutulmamalıdır.

Ezcümle, insan-ı kâmil olmak, sevgiyi, merhameti, müsamahayı, buğzu ve düşmanlığı ölçülü yaşa-t-makla mümkündür. Bu erdemlerde bir aşırılık söz konusu olursa bu da İslamî çizgide zulüm olarak isimlendirilir. Kaldı ki adalet, her şeyi yerli yerinde değerlendirmek demektir. Allah ve İslam düşmanlarına buğzetmek ve kahır okumak sözlüklere hapsedildiğinde dostlara sevgi ve merhamet nazarıyla bakmak da anlamsızlaşmaktadır. Bir yanımız zaafa uğratıldığında diğer yanımız da adaletten uzaklaşmaktadır.