Back to Top

Category Archives: Son Yazı

 

Saçına ak düşmüş yiğit delikanlı: Bahattin Yıldız (Ahmet Türkben)

  

“Ve ölüm
Bir güvercin
Beyaz
Süzülen masmavi gökten…”
Bir gün bir yerlerde kan bağından daha güçlü bir bağla kenetlenen ve birbirini Allah için seven insanlar, Bahattin ağabeyi konuk edecekler sohbetlerine. Saçına sakalına ak düşen bu yiğit delikanlıyla tanış olmanın hazzını hatırladıkça hüzün makamında söyleşecekler. Aşk ehli bir insanın muhabbet bağından seçilmiş sözlerini derleyecekler:
 
‘Şehadeti başucu seçeneği yapanlar, İslam için yola çıkanlar durur muydu?’

Continue Reading

Kalden Hâle Nihayet Emanete Riayet

Önce dilimiz sonra da gönlümüz müdür değişen yoksa gönlümüzdeki değişim midir dilimizce söylenen?

Kavramlarımız, söylemlerimiz, şiirlerimiz, ezgilerimiz bile bir evrim geçirmişse, hassasiyetlerimizi yitirmişsek; bilinsin ki Allah nurunu tamamlayacaktır ve bir topluluk Allah’ın kendilerine sunduğu imkân ve fırsatları değerlendirmediği takdirde şu ayet-i kerimenin kapsam alanı içerisinde bir nöbet değişiminin gelmesinden korkulur:  Continue Reading

Kırmızı Çizgilere Dikkat

Neyi kaybettiğimizin ve nerede aradığımızın farkındalığı, muhasebenin başlangıcı olması bakımından önemli olsa gerek.

Hanzala (r.a.)’ın yürek kaymasında duyduğu endişe bize hiç uğramıyorsa ve kalbindekini bir maraz olarak görüp tedavisi için çare aramaktan yana nasibimiz yoksa; ya kendi imanımıza çok güveniyoruz ya gidecek merciden mahrumuz ya da farkında değiliz ki ‘eyvah!..’ diyebilelim.  Continue Reading

Ahir zaman yoksulluğu

Bir ağırlık var yüreklerimizde ve zaaflarla kıvranıyoruz. İhlas, takva, sabır, sebat, azim, gayret ve hepsinden önemlisi endişe yok, aşk yok; evet âkil insanların aşktan mahrum kalmalarından daha vahim ne olabilir ki?

İman ve aksiyon adamı Necip Fazıl’ın yaptığı tespit doğruydu:
“Başımıza ne geldiyse aşkımızı kaybetmekten geldi.” Continue Reading

Bir anlık tefekkür… “Niçin?”

 “İlâhî ente maksûdî ve rıdâke matlûbî”

Niyetler, kalbin ameli olup işlerin hangi amaçlar için yapıldığını belirleyen, niçin sorusuna verilen cevaplardır ve Allah için olanla olmayan, verimin ve başarının değerini belirleyen en önemli ölçüttür.
Bir işe koyulmadan önce ve iş esnasındaki kasdımız, kararımız ve irademiz o işin icrasından daha önemlidir.   Continue Reading

Mukaddes Hedef O’nun (s.a.s) Ahlakıyla Ahlaklanmak

 

Gecenin en zifiri anıydı yaşanan.

Savaşçılığın meslek, öldürmenin maharet olduğu bir dönemdi; kan göllerinde ve kılıçların gölgesinde kaybolan merhametin dönemi…

Sefaletin kuduz dişleri arasında olan olmuştu: çölleşen gönüller, savrulan ruhlar, lâl olan diller,  susan ve susturulan ezilmiş insanlar…

Kin ve nefret tortularıyla yüreklerin nasırlaştığı bir muhitte kapkaraydı öfkesi zulmün. Çehreler bir sonbahar hüznünü taşıyor, diri diri gömülen masum bebekler, toprağın benzini sarartıyordu.

Continue Reading

Filistin bizim için neden bu kadar önemli? (Ahmet Türkben)

Birileri çıkıp şöyle bir soru yöneltebiliyor:

 “Dünyanın başka coğrafyalarında da benzer zulümler yaşanıyor; insanlar öldürülüyor, yurtlarından sürgün ediliyor, neden oralarla ilgili Filistin için gösterilen tepki gösterilmiyor, Filistin’in sahiplenildiği kadar neden oralar sahiplenilmiyor?..”

Şayet bu soruyla İslam dünyasında ve Türkiye’de gösterilen tepkilere dolaylı yoldan bir eleştiri yapılıyorsa, soranda bir art niyet arar ve Müslümanların tepkilerine yönelik bir kasdın olduğunu anlamış oluruz. Bu zannımızın gerekçesi; maalesef Türkiye’de Filistin söz konusu olduğunda farklı zamanlarda habire ısıtılıp önümüze sunulan; Arapların Osmanlıyı arkadan vurduğu ve kendi topraklarını Yahudilere sattıkları gibi mesnetsiz iftiralardır. Hamdolsun ki son Gazze olayında bu söylem, pek dillendirilmemiştir; ancak kimi çevrelerde bu zihin karışıklığı ya da cehalet hâlâ giderilebilmiş değildir. Evet, bu anlayış, içimizdeki beyinsizlerin kasıtlı ve bir o kadar da tarih bilgisinden uzak, hamasî değerlendirmelerle hakikati çarpıtmalarından başka bir anlam ifade etmez.
Yeri gelmişken Filistin topraklarının satışıyla ilgili şu notu düşmek gerekir. Filistin topraklarının büyük bölümü, 1948’de İngiliz himayesinde kurulan İsrail tarafından işgal edilmiş, bir bölümü Filistin dışında yaşayanlarca, çok az bir kısmı da Filistinliler tarafından Yahudilere satılmıştır. Toprak satışını yapanlar halkın tepkisinden dolayı Filistin’i terk etmek zorunda kalmışlardır. Şimdi, şöyle bir mukayese yaparsak biz, Güneydoğu Anadolu bölgesindeki toprakların satışından dolayı nasıl bütün Türkiye halkını sorumlu tutamazsak aynı şekilde kendileri şu anda Filistin’de yaşamayanlar tarafından yapılan bu satışlarla ilgili tüm Arapları ve Filistin içindeki Müslümanları sorumlu tutamayız. 
Kaldı ki, bu yanlış bilgiye yaslanan zümreler,  II. Abdülhamit Han’ın Filistin topraklarının satılmaması için yayımladığı fermanın, 1911’de İttihat ve Terakkiciler tarafından yapılan değişiklikle satılmasına imkan tanıyan ihaneti bilmiş olsalar, Müslümanlar arasındaki kardeşliğin bozulması için uydurulan Araplarla ilgili iftira ve safsatanın hangi gerçeği ört pas etmeye matuf olduğunu idrak edebilirler mi acaba?
Bu sorunun iyi niyetle ve dünyanın bütün coğrafyalarında yaşanan zulümlere aynı tepkileri göstermemizi ilzam ettiren bir soru olarak sorulduğunu düşüneceksek, elbette verilecek cevap; bizim tepki dilimizin tüm zalimlere yönelmesi ve duyarlılıklarımızı tüm mazlumlar adına harekete geçirmemiz gerektiği yönünde olacaktır. Tabii bu durumda bile sorunun yanlış bir zamanda sorulduğunu belirtmek ve Filistin’in diğer bölgelerden farklı olduğunu izah etmek gerekir.
Soruyu, soranın niyetinden bağımsız ele alırsak başta Filistin’in bizim için önemi ve gösterilen tepkinin anlamına dair şu gerçeklerin altını çizmemiz gerekir:
 
Öncelikle,  Kâbe ve Mescid-i Nebevi haricinde, dünyanın herhangi bölgesindeki bir cami, nasıl Mescid-i Aksa’ya denk olmazsa, olamazsa; elbette, bu mabedin bulunduğu coğrafya da Türkiye ve dünya Müslümanları için diğer coğrafyalardan farklı olacaktır.
Bir toprak parçasına değer katan, üzerinde barındırdığı dinî, tarihî ve sembolik değeri olan mekânlarıdır.  Mescid-i Aksa, hem tarihi ve sembolik bir değer olması cihetiyle hem de İslam’ın şiarlarından biri olması yönüyle Müslümanlar için bambaşka bir değeri haizdir. İslam’ın şiarlarına saygı göstermek, sahiplenmek ve korumak da Kur’an’ın ifadesiyle, Allah’a olan bağlılığın ve saygının bir tezahürüdür.    
Mescid-i Aksa, bizim ilk kıblegâhımızdır. Peygamberimiz ve güzide ashabı, belli bir süre namazlarını bu mescit yönüne dönerek kılarlardı. Vaktaki yozlaştırılmış bir dinin mensupları olan Yahudileri taklit ediyor gibi görünmek durumu oluşunca Peygamberimiz bundan rahatsız olmuş ve içinde doğup büyüdüğü, fakat zorla terk etmek durumunda bırakıldığı Mekke’deki Kabe’nin kıble olması dileğiyle Allah’a niyazda bulunmuştu. Nihayet yüce Allah: “İşte şim­di kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mes-cid-i Haram tarafına çevir; nerede olursanız olun yüzünüzü o yöne çevirin” buy­ruğu ile resulünün bu özlemini gerçekleştirmişti. ( Bakara/149-150)
Belirli bir süreyle sınırlı kalsa da dinin en temel rüknü olan namazın kılınabilmesi için gerekli olan istikbal-i kıblenin Kudüs olması, hem Mescid-i Aksa’nın hem de Filistin’in Müslümanlar açısından önemine bir işarettir.
İslam tarihinde yaşanan mucizevî isra ve miraç olaylarının merkezi yine Mescid-i Aksa’dır.
“Bir gece, kendisine bazı âyet­lerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıl­dığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah, eksikliklerden münezzehtir. “ (İsra/1)
Hüzün yılı olarak adlandırılan bir yılda, Peygamberimizin eşi Hz. Hatice ile amcası ve hamisi Ebû Talib’i kaybetmesi gibi yaşadığı acılı olayların ardından Allah Teâlâ, bir bakıma resulünü, teselli etmek istemiş ve mi’rac diye anılan büyük mucizevî olayı gerçekleştirmiştir.
Ayet-i kerimede Mescid-i Aksâ’nın çevresinin mübarek kılındığı da bildirilmektedir. Çünkü burası, İbrâhimî geleneğin merkezi olup burada Hz. İbrahim’den Hz. İsa’ya pek çok peygamber gelmiş; çoğu burada vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir. Bu, bereketin bir yönüdür. Diğer taraftan, yukarıda ifade ettiğimiz gibi Peygamber efendimizin mucizevî bir şekilde buraya getirilmesi ve daha sonra bir süre buranın Müslümanlar tarafından kıble kabul edilmesi de Mescid-i Aksâ’nın çevresinin mübarek bir mekân oluşunun başka bir ifadesidir.
 
Hadis kaynaklarında da Mescid-i Aksa’nın önemi şöyle ifade edilmiştir.
“(Ebu Zerr (r.a)den rivayetle)…Resûlullah (s.a.s)’e yeryüzünde inşa edilen ilk mescidin hangisi olduğunu sordum: “ Mescid-i Haram” olduğunu söyledi. Ben: “Sonra hangisi?” dedim, ” Mescid-i Aksa!” diye cevap verdi…”    ( Kütüb-i Sitte -2679 )
Enes bin Malik (r.a) anlatıyor: Resûlullah (s.a.s) buyurdular ki: “…Kişinin Mescid-i Aksa’da kıldığı namazı elli bin namazdır….”( Kütüb-i Sitte 6374 )
Ebu Said (r.a) anlatıyor: “Resûlullah (s.a.s) buyurdular ki:
“(Ziyaret için) sadece üç mescide seyahat edilebilir: Mescid-i Haram, Mescid-i Nebevî ve Mescid-i Aksâ.” (Kütüb-i Sitte 4549 )
Bu hadis-i şeriflerde Peygamberimiz (s.a.s) Mescid-i Aksa’nın ziyaret edilmesini ve orada kılınan namazların sevap derecesini vurgulayarak oranın Müslümanlar için mukaddes ve mübarek bir mabed olarak bilinmesini istemektedir.
 
Konunun bir başka boyutu da Yahudiler nazarında bu coğrafyanın kutsallığıdır. Biz burada bunun tarihi ve dini dayanakları üzerinde duracak değiliz; ancak bizim için mühim olan; Yahudilerin Kudüs’ü kendi siyasi ve batıl ideolojileri için merkez kabul etmeleri ve bu bölgeden başlayarak başta Ortadoğu’yu sonra da tüm dünyayı ele geçirmek istemeleridir.
 
Tahrif edilen Tevrat’ta: “Rabbinin miras olarak sana vermekte olduğu bu kavimlerin şehirlerinden nefes alan kimseyi sağ bırakmayacaksın.”(Tesniye Bölümü, 10–17)
“O zaman Rab bütün milletleri önünüzden kovacak ve siz büyük ve kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. Ayak tabanınızın basacağı her yer sizin olacak… “
 (Tesniye Bölümü, 12/25) diye yazıldığına inanan Yahudiler, Büyük İsrail projesine ulaşmak için, kendi bayraklarında sembolize ettikleri Nil’den Fırat’a kadar olan toprakları işgal etmeyi planlamaktadırlar.
 
Yahudilerin arz-ı mev’ud (va’dedilmiş topraklar) diye öykündükleri topraklar, bizim topraklarımızdır ve biz bu toprakların Yahudileşmemesi için elbette mücadele edeceğiz ve Filistin’in, Ortadoğu’nun ve Türkiye’nin istiklâli için topyekûn seferber olacağız.
 
Bu cihetle Filistin toprakları, sadece bir ırka mensup insanların değil, bütün Müslümanların namusudur, kutsalıdır. O bölgeyi müdafaa etmek de bütün dünya Müslümanları üzerine bir vecibedir.
 
21. yüzyılın başlarında Amerika ve İsrail’in öncülüğünde tüm Müslümanlara yönelik bir savaş başlatılmıştır ve bu savaş, Filistin üzerinde oynanan oyunlar ve bölge Müslümanlarına yapılan zulümlerle daha alenî hale gelmiştir. Siyonizmin dünyaya egemen olma hayalinin ilk adımları (1948) bu topraklarda atılmıştır. Bu noktada dünya Müslümanlarının bir tarafta yerini alması gerekmektedir. Yahudilerin bu tarihi, siyasi ve sözüm ona dini emellerine muhalif olmak ve karşı cephede yer almak, ciddi bir sorumluluktur.
 
Masonik çalışmaları ve ekonomik kuşatmalarıyla İslam ülkelerinde yakılan küfür ateşine karşı, Hz. İbrahim’in ateşini bir damlacık suyla da olsa söndürmeye giden serçenin diliyle konuşmak; dostluğumuzu belli etmek ve hangi tarafta yer aldığımızı ilan etmek için mutlaka bir cümleye tutunmak, şimdi ve her zaman bu muhalefeti diri tutmak ve sürekli kılmak mecburiyetindeyiz.
 
 
Türkiye, şu anda her ne kadar sınırlarla çevrilmiş bir konumda olsa da tarihi arka planıyla üç kıtaya götürdüğü merhamet ve adaletiyle bütün İslam ülkelerinin liderliğini yapmış bir ülkedir. Bu yönüyle İslam cağrafyası, bizim sorumluluk alanımızdadır. Bağdat bizimdir, Şam bizim, Kudüs bizimdir; Saraybosna, Grozni bizim, Mekke, Medine bizimdir. Bu şehirlerin Diyarbakır’dan, Urfa’dan, İstanbul’dan farkı yoktur, olmamalıdır. İnancımızın yaşandığı tüm coğrafyalar bizimdir ve burada olup bitenler bizi ilgilendirir. Zira ümmetin kaderi ortaktır ve küfür tek millettir. Bir İslam toprağının zayıf düşürülmesi ve işgali diğer bütün Müslüman coğrafyaları da etkilemektedir.
 
Osmanlının bize kazandırdığı bu liderlik vasfı, bizler her ne kadar bu mefkûreden uzak kalmış olsak da, dünya Müslümanlarının Anadolu’dan beklentilerinin devam edişinden anlaşılabilir. Bu, bizim için tarihi bir sorumluluk olduğu kadar inancımızın da bir gereğidir. Zahiren sınırlandırılmış olsak da gönlümüzün sınırları kelime-i tevhidin ulaştığı her yer olarak düşünülmelidir.   
 
Filistin, bir yönüyle İslâm ümmetinin musibetle terbiye edilmesidir. Bu musibet, uhrevi değil, dünyevî bir musibettir. İnancımız gereği, başımıza gelen her musıbeti, kendi yapıp ettiklerimizin sebebi olarak görmemiz gerekir.
 
Normal zamanlarda tutulduğumuz rehavet, laubalilik, nefsaniyet, enaniyet ve menfaat odaklı çürüme; bizi içten içe tüketmekte, kimliksizleştirmekte ve dünyevîleştirmekte, dahası içimizde fitne fesadın kol gezmesine ve düşmanlık duygularını kendi içimize yöneltmemize yol açmaktadır. Filistin ortak paydasında Müslümanlar, birlik olmakta ve yekvücut buğz ve düşmanlık duygularını ilan ve ikrar etmektedirler. Gönül arzu eder ki bu şer bildiğimiz kriz durumlarında güçlenen vahdet anlayışı, olağan süreçte daha da olgunlaşsın, nasihat ve hakkı tavsiye yoluyla birbirimizle kuracağımız iletişim, musibete dûçar olmaksızın sürdürülebilsin.
 
Evet, Filistin, düşmanın varlığının sürekliliğini unutmamak, kendi içimizde birliği sağlamak gibi değerlerin yanı sıra, ümmetin tüketim anlayışında olması gereken seçicilik, kardeşinin derdiyle hemdert olmak, yardımlaşmak ve Allah’a ihlasla bağlanıp dua ve beddua etmek gibi pek çok değeri canlandırmak gibi musibetten doğan hayırları bulmak bakımından da önemlidir.
 
Biz orada yitirdiğimiz canları; kayıp değil, kazanç olarak kabul eden bir inancın salikleriyiz. Kazanılan şehitler toprağa can vermekte ve onlarla gelen rızık, ruhunu yitirmiş insanlığın dirilişi olarak tecelli etmektedir. 
 
 
Dinî ve tarihî değerlendirmelerle birlikte Filistin olayının güncele bakan bir yönü vardır; o da Müslümanların medyayı bir güç olarak fark etmeleridir. Bunun bizim açımızdan belki de en önemlifaydası, yaşanan her olaya anında tanık olmamızdır.
 
Bugün, Filistin özelinde birçok kanaldan yayılan haberler, bize bir sorumluluk yüklemektedir. Neye şahit oluyorsak, o bizim imtihanımızdır. Nasıl tepki göstereceğimiz, hangi tarafta yer alacağımız hususunda bizden bir cevap beklemektedir. Başka diyarlarda yapılan zulümlere, kapalı toplumlar olması ya da medyanın tek taraflı yönlendirmesiyle verdiği haberler yüzünden böylesi bir tanıklık mümkün olamamaktadır. Dolayısıyla her gün TV kanallarından seyretmek zorunda kaldığımız zulümlere ses çıkarmamak, çocukların çığlıklarına, anaların feryatlarına duyarsız kalmak, ‘Ben Müslümanım’ diyen sessiz yığınların ve hassaten İslâm ülkelerindeki yöneticilerin, ya kimliklerini yitirmişliklerinin bir göstergesi ya da ihaneti olarak tanımlanabilir. Bu fitneden ateşten sakınır gibi sakınmak gerekir; zira Rabbimiz kelam-ı kadîminde Müslümanları uyanık ve dikkatli olmaya çağırmakta ve şöyle uyarmaktadır:
 
“ İçinizden sadece zulmedenlere isabet etmekle kalmayacak bir fitneden sakının.” (Enfal/25)
 
 
Sonuç olarak;
 
Filistin bizim için sıradan bir yer değildir. Tarihi, siyasi ve dini boyutlarıyla mazlum coğrafyamızın başkenti, İslam ümmetinin yaralı kalbi ve insanlığın sızlayan vicdanıdır.  
 
İnsanlığın vicdanı susturulmaya çalışılırken susmak bize haramdır. Gazze’deki şanlı direnişe, malımızla, sesimizle, sözümüzle ve dualarımızla destek olmak, kesintisiz bir bilinçle sürdürülmesi gereken İslamî, insanî ve tarihî bir sorumluluktur.
 
Gazze, Filistin’in Çanakkale’sidir ve Gazze düşerse Filistin düşer, Gazze düşerse Şam, Diyarbakır, İstanbul düşer. Dolayısıyla Gazze, ümmetin Çanakkale’sidir.
 
Filistin için verilen canlar bizim canımızdır. Orada öldürülen çocuklar, bizim çocuklarımız; orada söndürülen ocaklar, bizim ocaklarımızdır.
 
Filistin, daha özelde Gazze, İslam ümmetinin dirilişi ve silkinişi için bir milat olacaktır. Bu etki, İsrail’in korku psikolojisiyle harekete geçirdiği saldırganlığının ve küresel yayılmacılığının da ecelini haber vermektedir. Bu diriliş, özellikle Arap ülkelerindeki işbirlikçi ve kişiliksiz iktidarları derinden sarsacak ve ümmetin kaç asırdır yaşadığı zilletten kurtulması için bir fırsat olacaktır.   
 
Günleri sünnetullah çerçevesinde değiştiren rabbimiz, Filistin’den doğacak ve dünyayı aydınlatacak yeni bir günün doğum sancılarını İslam ümmetine yaşatmaktadır. Gecenin bu zifiri karanlık vakti, bu yeniden doğuşu müjdelemektedir. Bedeli çok ama çok ağır olsa da, canımız yansa, içimiz kan ağlasa da, kutlu yürüyüşümüze devam edip mübarek Kur’an’ın ifadesiyle zulmün sonunun gelişini müjdeleyen soruyu sormanın zamanıdır:
 
“Sabah yakın değil mi?” (Hud/81)
 
                                                                                                                      Ahmet TÜRKBEN            

 

 

 

 

 

Ezansız Semtler

 

 

Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve Kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler.
İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyasıdır ki bizi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular, doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden okunan Kur-an’ın sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, Ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken Tekbirleri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler. Türk oldular.

 

Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetler yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile değilse bile yine Müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız semtlerde, yani alafranga terbiye ile yetişirken, Türk çocukluğunun en güzel rüyasını göremiyorlar. Bu çocukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki ileride alafranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağlı kalabilsinler, yoksa ne muhit, ne yaşayış, ne semt hiçbirşey bu yavrulara Türklüğü hissettiremez.

 
Ah! Büyük cedlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi frenk semtlerine yerleşirlerdi, fakat yerleştikleri mahallede Müslümanlığın nuru belirir, beş vakitte ezan işitilir, asmalı minare, gölgeli mescid peyda olur; sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır, hasılı o toproğın o köşesi imana gelirdi. Beyoğlunu ve Galatayı saran yeni yapıların yığını arasında o mescidlerden, o türbelerden bir ikisi kaldı da gördük ki cedlerimiz kefere frenk mahallelerinin toprağına böyle nüfuz ederlerdi. Biz bugünün Türkleri bilakis Şişli, Nişantaşı, Kadıköy, Moda gibi küçücük bir şehri andıran yerlere yerleştik, fakat o yerler Müslüman ruhundan ari, çorak ve kurudur. Bir Üsküdar’a bakınınz bir de Kadıköyü’ne. Üsküdarın yanında Kadıköy Tatavla (Kurtuluş)’yı andırır. Eski Türklerin ruhları ile yeni Türklerin ruhları arasındaki farkı anlamak isterseniz, bu son asırda peyda olan semtlerle, İstanbul içlerini mukayese ediniz. Medenileştikçe Müslümanlıktan çıktığımızı tabi ve hoş gören eblehler uzağa değil, Balkan Devletlerinin şehirlerine kadar gitsinler. Görürler ki baştan başa yenilşen o şehirlerin her tarafında çan kuleleri yükselir. Pazar ve yortu günleri çan sesleri işitilir. Manzara halkın dinini ve milliyetini hatırlatır. O şehirler bizim yeni semtlerimiz gibi milli ruhtan ari değildirler. Artık Türk milletinin ruhu bir rayiha gibi uçtu mu? Hayır büyük bir kütlede yine o ruh var, fakat biz son nesil bir sürü gibi, büyük kafileden uzaklaştık, kaybolduk, fakat daha uzağa gitmeyeceğiz, yeni tarzda yaşayışla cedlerimizin diyanetini meczedip (bir araya getirip) bizi bu çoraklıktan, bu karanlıktan, bu ufunetten (pis kokudan) kurtaracak mürşidler, şairler, edipler, hatibler, yetişmedi, fakat gayet tabii bir revişle (gidişle) büyük kafileye, kendi kendimize döneceğiz.
Dinsizliğin, kayıtsızlığın aksülameli başladı bile. Çocuklutan beri diyanet yolundan ayrılmamı olan kardeşlerimiz, bizim gibi rücu hislerini itiraf edenlere henüz inanmıyorlar. Onlara tamamiyle iltica edeceğimiz zaman da bizi birden tanımayacaklar. Çünkü onlardan çok ayrı ve uzak düştük.
Dört sene evvel büyük adada oturuyordum, bayramda bayram namazına gitmeye niyetlendim, fakat frenk hayatının gecesinde sabah namazına kalkılır mı? Sabah erkenden uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadım. Vakit gelince abdest aldım, Büyükada’nın mahlle içindeki sakit (sessiz) yollarından kendi başıma Camie doğru gittim. Vaiz kürsüde va’az ediyordu. Ben kapıdan girince bütün cemaatın gözleri bana çevrildi. Beni daha doğrusu bizim nesilden birini, camiide gördüklerine şaşıyorlardı. Orada o saatte toplanan Ümmet-i Muhammed, içine bir yabancının geldiğini zannediyordu. Ben içim hüzünle dolu yavaş yavaş gittim. Va’zı diz çöküp dinleyen iki hamalın arasına oturdum. Kardeşlerim Müslümanlar bütün cemaatin arasında yalnız benim vücudumu hissediyorlardı. Ben de onların nazarlarını hissediyordum. Vaazdan sonra namazda ve hutbede onların içine karışıp Muhammed sesi kulağıma geldiği zamangözlerim yaşla doldu. Onlarla kendimi yek-dil, yek-vücut olarak gördüm. O sabah o Müslümanlığa az aşina Büyükada’nın o küçücük camii içinde, şafakta aynı milletin ruhlu bir cemeaati idik. Namazdan çıkarken kapıda ayandan Reşid Akif Paşa durdu. Bayramlaşmayı unutarak elimi tuttu: “Bu bayram namazında iki defa mes’udum. Hamdolsun sizlerden birini kendi başına Camie gelmiş gördüm! Berhudar ol oğlum, gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti!” dedi.
Hem geldiğimi hemde Bayramımı tebrik etti. Yanındaki eski adamlar da onun gibi tebrik etti. bu basit hadiseden pek samimi olarak mahzuzdular. o sabah gönlüm her sabahtan fazla açıktı.
Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık. biz böyle bir Sabah Namazında anne millete dönebiliriz. fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri HATIRLAYAMAYACAKLAR!
 
YAHYA KEMAL

 

Gençliğe Hitabe

 

 

Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik…
“Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!” şuurunda bir gençlik…
Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk iki buçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hakimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını, Allah’ın Kur’an’ında “Belhüm adal” dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türk’ü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören… Bu devirleri yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi… Beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik…
Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün “dikey”leri “yatay” hale getirecek bir nida kopararak “Mukaddes emaneti ne yaptınız?” diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik…
 
Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik…
Halka değil Hakk’a inanan, meclisinin duvarında “Hakimiyet hakkındır.” düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti Hakk’a kölelikte bulan bir gençlik…
Emekçiye: “Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyle, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başıboş bırakılamazsın!”, kapitaliste ise: “Allah buyruğunu ve resul ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!”, ihtarını edecek… Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik…
Bir buçuk asırdır yanıp kavrulan, bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığını, türkün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını çözecek ve her sistem ve mezhep, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin İslâm’da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna İslâm âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik…
“Kim var!” diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert “Ben varım!” cevabını verici, her ferdi “Benim olmadığım yerde kimse yoktur!” duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik…
Can taşıma liyâkatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette strateji ve taktik sahibi bir gençlik…
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı fark edecek kadar gözü keskin bir gençlik…
Bugün, komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kağıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hasılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve temviyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tekbaşına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik…
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillerden hiç birini beğenmeyen, onlara “Siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka Müslümanlarısınız! Gerçek Müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!” diyecek ve gerçek Müslümanlığın “ne idüğü” nü ve “nasıl”ını gösterecek bir gençlik…
Tek cümleyle, Allah’ın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin âlemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, O’ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, barınak tanımayacak ve O’nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye lâyık görecek bir gençlik…
Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsur yıldır, devrimbaz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah’a hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim, manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır.
Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahpe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!..
Allah’ın selâmı üzerine olsun!
                                 Necip Fazıl Kısakürek