Arakan, Arapça bir kelime olan rükünlerin toplamı anlamındaki erkândan almış adını. Pek çok farklı ırktan insanların oluşturduğu bir millet Arakanlılar İslam’ı bu bölgeyle ilk buluşturan, sahabeden Sad bin Ebi Vakkas olmuş. (Allah ondan razı olsun) Miladi 12. asırdan itibaren Müslümanlar İslam’ı daha geniş kitlelere ulaştırmışlar.

 15. asırla birlikte İmam-ı Rabbani (rh.a.) vesilesiyle hidayete eren Süleyman Şah Moğol hanedanının başında. 350 yıl İslamî yönetimle idare edilen Arakan, 18. asırdan itibaren 200 yıl sürecek İngiliz sömürgesiyle fakirleştiriliyor. Budistlerin idaresindeki Burma sultanlığı, Müslümanlara soy kırım uygulamaya başlıyor.  

Yıl 1942.
 150 bin Arakanlı Müslümanın öldürüldüğü büyük bir katliam yaşanıyor. Bu katliam sonrasında yüz binlerce Arakanlı, vatanını terk etmek zorunda kalıyor.
Ve  1962.
 22 yıl sürecek zulüm sonucunda 2OO bin Müslüman, komünist askeri cunta tarafından şehit ediliyor. Arakanlı kadınlar, toplama kamplarında tecavüze uğruyor ve tecavüz sonucu hamile kalan kadınlar Budist erkeklerle zorla evlendiriliyor. Bu yıllar, hacca gitmenin, kurban kesmenin, toplu namaz kılmanın yasaklandığı yıllar olarak tarihe geçiyor.

Arakan, şimdilerde, eski adı Burma sultanlığı olan Myanmar’ın 7 eyaletinden biri. Nüfusun kahir ekseriyetini Budistler oluşturuyor. İktidardaki askeri cunta yönetimi, Budistleri, Müslümanlara karşı kışkırtarak bölgedeki Müslüman nüfusu yok etmeye çalışıyor. Komünist yönetim, İsrail’in Filistinli Müslümanlara yaptığı zulümlerden daha fazlasını, Arakanlı kardeşlerimize reva görüyor.
Zulmün karanlığı Arakan’ı boğmaya hâlâ devam ediyor.
Müslümanların mallarına, evlerine, arazilerine el konuluyor. Ezan yasak, hatta camiler zorla kapatılarak İslam ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Çocuklara Kur’an dersi vermenin cezası ölüm. Bölgenin her yerine, Buda heykelleri dikilip tapınaklar yapılıyor ve bu tapınakların inşasında Müslümanlar zorla çalıştırılıyor. Evlenmek ve çocuk sahibi olmak izne tabi. Seyahat etme özgürlüğü yok. Ulaşım araçlarından Müslümanlar faydalanamıyor. Çocuklar, sadece ilkokul eğitimi alabiliyor. Bir Müslüman çocuk, lise veya üniversite okumak istiyorsa, din değiştirip Budist olmak zorunda. 
Her şeyden daha elim olan, ırz ve namus emniyeti yok. Müslüman hanımların iffetine, mahremiyetine saldırılıyor.  
Mustaz’af Arakanlı kardeşlerimizin sessiz çığlığı patlıyor kulaklarımızda:
“Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli, bir koruyucu gönder, bize katından bir yardımcı yolla!”  diyen zayıf bırakılmış erkekler, kadınlar ve çocuklar…” (Nisa.75)
Bu çığlık, Arakan semalarından yayılıyor dünyanın sağır kulaklarına…
Duyurana hamdolsun.
“Ne çok acı var.” diye başlamıştı, rahmetli Cahit Zarifoğlu günlüklerini yazmaya. Bunlara şahit olsaydı kim bilir nasıl bir cümleye tutunurdu ve hangi cümle bu zulmü tasvire kifayet ederdi.
Evet, ne çok acı var, bizden kilometrelerce uzakta kalsa da Arakan diyarında.
Bugün Endonezya, Malezya, Arabistan gibi pek çok ülkede 1.5 milyon Arakanlı kardeşimiz var. Bunlardan yarım milyonu Bangladeş’te ve işte böylesi kamplarda yaşam mücadelesi veriyor.
Elimizde izin belgeleriyle asker kontrolünden geçerek kamp bölgesine giriyoruz. Çoğunun mülteci statüsüne bile sahip olmadığı bir muhitte kampın hali içler acısı. Burada çekim yapabilmek ve kampı gezebilmek için müdürden izin almamız gerekiyor. Tam bir izin çıkmıyor; ama biz şartları zorlayarak kampın kenar bölgelerini gezebiliyoruz.
 
Onlarca çocuk görüyoruz, her biri hayatından memnun. Gözleri ışıl ışıl, yüzleri güleç.  Ayaklarında ne ayakkabı ne sandalet ne de terlik var. Çıplak bedenlerini örten elbiseleri de yok. Çamur içinde kurmuşlar oyunlarını. Onların oyuncakları, arabaları, bebekleri yok ve onların bir balonları bile yok. Ağaca çıkıyor kimi, kimi bataklığı andıran bir suya dalıp çıkıyor. Minik bebeleri ablaları eğliyor. 
Onlar farkında değiller olan bitenin, analarının çektiği acıların ve başka diyarlarda kendi yaşıtlarının oynadığı sanal oyunların.    
14 bin mülteci barınıyor bu kampta. Çoğunluğunu çocukların oluşturduğu ve her yıl ortalama 500 çocuğun nüfusa katıldığı bu kampın tabiî ki en mağdurları da çocuklar. Civarda ne bir hastane var ne sağlık ocağı ne de eczane . Hasta olma riskinin çok yüksek olduğu böylesi bir ortamda tedaviye dönük bir yerin olmaması hayret verici. Su problemi var. Aslında su her yerde var; ama sağlıksız.  Üstadın deyişiyle, pınar başında suya hasret yaşıyor Arakanlılar. Hayrullah Bey buna kafa yoruyor, çözüm arıyor ve tahlil yaptırmak üzere pet şişelere su örneği dolduruyor. Burayı görünce ilmihal kitaplarımızın neden ilk konusunun sular ve temizlik olduğunu daha iyi anlıyoruz.
Bir mescit görüyoruz. Küçük ama kampın en güzel mekanlarından biri. Etrafında yine küçük odacıklar şeklinde bir medrese var. Burada hafızlık eğitimi verildiğini öğreniyoruz. Çocuklara, içlerinde hafız olup olmadığını soruyorum. Bir delikanlı atılıyor ve “Ben varım.” diyor. Kısa bir aşır okumasını talep ediyorum, bize 1.5 sayfalık bir Kur’an ziyafeti sunuyor. Herkes saygı ve edeple kelamullahı dinliyor. Kucaklaşıyor ve dua ediyoruz.
Onca zulüm altında dininden vazgeçmeyi asla düşünmeyen Arakanlı kardeşlerimizin, çocuklarına Kur’an-ı Kerim okumayı öğretme gayretleri, bizi 1940’lı yılların Türkiye’sine götürüyor.
Allah’ım mevlâmız sensin bizim, nusret senden…  Rezzak olan sensin, yalnız bırakma kardeşlerimizi ve aç onlara rızık kapılarını. Fettah olan sensin, vatansız kalan yetimlerinin elinden tut, onları kendi hallerine terk etme. Kahhar olan, Cabbar olan, Züntikam olan rabbim, durumları sana malum ve sana zorluk yok, imdad eyle kardeşlerimize.
Ve Arif Nihat Asya’nın dua cümleleri geliyor aklıma:
“Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız
Ve vatansız bırakma, Allah’ım!“
Mescitten ayrılıp ağaçtan yapılmış derme çatma evleri dolaşıyoruz. Kadınlar her yerde olduğu gibi burada da çocukları için yaşıyorlar ve o gün yemekte ne yedirebileceklerinin kaygısındalar. Yaşlı kadınlar görüyoruz, gülmeyi unutmuş yüzlerinde öfke ve hüzün hakim, biraz yakınlaşıp selam verince elleriyle tülbentlerini tutup yüzlerine götürüyorlar. Anadolu kadınının iffetine bürünüyorlar.
Çok acele hareket ediyor ekibimiz, doya doya konuşamıyoruz kardeşlerimizle;  ama gördüklerimiz aslında her şeyi anlamamıza yetiyor. Çocuklara şeker ve balon dağıtıp kamptan ayrılıyoruz.
Ekipteki arkadaşlarım, bayramda onlarla olacak, bense Dakka’ya döneceğim.
Yüreğimizde hüzün, dilimizde dualar…
 Hüdâ hâfız…
Ey bir ismi hafîz olan rabbim, sensin koruyan, her türlü beladan kullarını muhafaza eden, onların imanlarını muhafaza et ve onları korunaklı ve emniyetli bir vatana ulaştır.
 Ahmet Türkben

 

span style=

line-height: 115%

right

span style=